Sucuklu yumurta ve baba…

Bu yazıyı yazmayı o kadar uzun zamandır istiyorum ve yazamıyorum ki… Bilgisayarımda kaç tane word dosyası yarım kalmış kelimelerle dolu, inanın saymadım. Hep bir şeyler durdurdu beni. Babamın bu yazıyı hak etmediğini düşündüğüm çok olmuştur mesela. Daha on yedi yaşımdayken başladım onun hakkında yazmaya, yazamadım, hep yarım kaldı. Tıpkı benim gibi, çocukluğum gibi. Bu yazıyı yarım bırakarak ben de babamı cezalandırıyordum sanırım… Ya da benden başka kimsenin onu yargılamasını istemedim, kelimeler kâğıda teker teker düşerken ağlamaktan korktuğum için de olabilir, bilmiyorum. Galiba bu yazıyı bitirmek için büyümem gerekiyordu. E, artık büyüdüğüme göre veresiye defterimi sandıktan çıkarabilirim diye düşünüyorum.

Ben dört yaşıma bastığım sırada annemle babam boşandılar. Nedeni çok basit, aklınıza ilk gelen sebepten ötürü, evet; Şiddetli geçimsizlik! Ben şahidim, geçinemiyorlardı. Yaşım çok küçük olmasına rağmen hatırlıyorum kavgalarını. Bir gün televizyon izlerken kavgaya tutuşmuşlardı, hiç unutmuyorum babam annemi televizyonun önünde boğuyordu. Çocuk aklı işte, gittim babamın paçasını çekiştirdim. Arkasına dönüp eğildi ve gülerek gidip yerime oturmamı söyledi, tabii bu sırada annemi boğmayı ihmal etmiyordu. Yanlış okumadınız; gülüyordu. Daha o yaşta bile bu işte bir terslik olduğunu seziyordum.
anneannemAnnem çalıştığı için beni anneannem büyüttü. Hafta sonları giderdim annemle babamın yanına… Uzun dikdörtgen bir odam vardı; odanın en dibinde kocaman bir yatağım, gardırobumun yanında, kapının hemen arkasında sallanan atım, camın önünde de küçücük bir masam camdan dışarıyı izlememe yardımcı olurdu. Zamanla benim odam olmaktan çıktı, babamın odası oldu. Ben annemle uyuyordum ve ne yalan söyleyeyim halimden de memnundum. Zaten hafta içi annemi zor görüyordum, iki gün onunla uyumak paha biçilemezdi. Bu hemen biten hafta sonlarında hiç değişmeyen bir kuralımız vardı, Pazar günleri sucuklu yumurta yerdik. Sabah uykumun arasında yatak odasına dolan o kokuyu hiçbir zaman unutamam, neşeyle gözlerimi açardım. Babamın kızıyım işte, ona çekmişim, sucuğu çok severim. Herkes kahvaltı için masanın etrafında oturur bir güzel sucukları mideye indirirdik. Gel zaman git zaman o sucukların tadı eskisi olmamaya başlamıştı. Ev huzursuzdu. Babamın suratı asık, annem evde güneş gözlüğüyle geziyor, nedenini bir türlü anlayamıyordum. Dışarıda diz boyu kar var, yaz da değil annem neden gözlük takıyordu? Mutfaktayken bir ara gözlüğünü çıkardığında anladım ki babam her zamanki gibi yine annemi dövmüştü, annemin sol gözü mosmordu. İçimin acıdığını hissettim. Babam annemi neden dövüyordu ki, benim annem çok iyi bir insandı. Babam da iyiydi… Peki, kötü kimdi?

Hiç unutmam, hafta içi bir gün babamla evdeyim. Kapı çaldı, bir kadın geldi beyaz ayakkabılı… Salonda yerde oyun oynuyorum. Babam, kadınla içeri gitti. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, annem geldi. Direkt babamla kadının olduğu odaya girdi. Bir kavga, bir gürültü, bağırış çağırış! Kadın ayakkabısını zor aldı ve evden apar topar çıktı. Kadının yüzünü sorsanız hatırlamam ama o beyaz ayakkabıyı şimdi bile görsem tanırım! Anlamıştım, babam annemi dövmekle kalmıyor, bir de aldatıyordu. Eşyalarımızı topladık annemle anneannemin yanına gittik. Benim için çok normal bir durumdu çünkü ben haftanın beş günü bu evde yaşıyordum. Nedenini hala annemin de bilmediği bir sebeple annemle babam barıştılar. Sanırım annem babasız büyümemi istemiyordu. Anneanneme kalsa kızının o adamın yanında bir dakika daha kalmasına tahammül edemiyordu ama karar anneme aitti ve ailedeki herkes bu karara saygı duymak zorunda kaldı.

sucuklu yumurtaEski hayatımıza geri döndük, tabii sadece görünüşte. Hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaktık, bunu hissediyordum. Garip bir şekilde evde sandalyeler eksilmeye başlamıştı. Bilmem belki hatırlayanınız vardır, o zamanlar yemek masaları on iki kişilikti. Sandalyelerin yanlarında kollarınızı rahatça dayamanız için kadife kumaş kaplı destekleri olurdu. İşte bu devasa sandalyeler bir bir yok oluyordu. Biri mi çalıyordu acaba? Her hafta sonu sayı gittikçe düşmeye başladı ve en sonunda salonda sandalyemiz kalmayınca sucuklu yumurta sefamız benim odamdaki küçük masada yenmeye başlandı. -Sandalyelere ne olduğunu söyleyeyim annem babama fırlatıyormuş can havliyle- Çok sevindiğimi hatırlıyorum. Annem, babam ve ben benim odamda yemek yiyorduk, hem de sucuklu yumurta!

Buruk bir sevinç olduğunu bilmeme rağmen yine de seviniyordum. Hafta sonları beni almaya geldiklerinde yaşadığım mutluluğu da hiç unutamam. Pembe bir elbisem vardı, hep onu giymek isterdim. Oysa her gün yeni bir elbise giyecek kadar çok giysim vardı ama nedense ona takmıştım. Babam çok hızlı araba kullanırdı, bu da beni heyecanlandırırdı. Kırmızı kadife koltuklu Mustang’i çok havalıydı, motorun sesini iki sokak öteden duyardınız. Arabanın içi ne kadar büyüktü öyle! Arka koltukta otururken kocaman bir yatakta seyahat ettiğimi hayal ederdim…

Antique telephoneBir gece evde otururken telefonun çaldığını ve koşarak gidip açtığımı hatırlıyorum. Eski çevirmeli telefonları belki hatırlarsınız, birini aramak için önce parmaklarınızın üzerinde şınav çekmeniz gerekirdi ki, istediğiniz kişinin sesini duyabilesiniz! İşte o telefonu açtığımda babamdan okkalı bir tokat yediğimi hatırlıyorum. Sonra bana sarılıp ağlamıştı. Bu babamdan yediğim ilk ve tek tokattır bu arada. Bana bir daha hiç vurmadı, muhtemelen bir daha görüşmediğimiz içindir diye düşünsem de bana vurmak istemediğini adım gibi biliyorum. Arayan babamın avukatıymış. Annem o sırada sanırım eşyaları toparlıyordu. Bir daha o eve girdiğimi hatırlamıyorum.

İlk anneannemin yanına taşındık. Teyzem, anneannem, annem ve ben güzel bir dörtlü olduk. Bu arada kimse üzülmesin, çok mutlu bir çocuktum ben. Eğlenceli ve güzel günler geçirdim sadece yarımdım o kadar… Babam malumunuz yine aklına koyduğunu yapmaya devam etmiş tabii bu sırada. Ben hiç hatırlamıyorum; ne gördüm, ne de duydum. Demek beni tüm bu olanlardan korumayı başarmış bu üç kadın. Babam anneannemi ve teyzemi de dövmüş arada. Hatta teyzem hastanelik olmuş. Derdi beni almakmış babamın, nasıl bakacağını inanın bilmiyorum (aşağıda nasıl bakacağını anlayacaksınız) çünkü doğduğum gün dâhil olmak üzere babamın bir çorabını giymedim, bir lokmasını yemedim. Eve bir kuruş parası girmedi babamın, belirtmeden geçemeyeceğim babam fabrikatördü…

aileceBabam arabayı anneannemin evinin köşesine çeker, silahla annemi beklermiş. Babamı gizlendiği köşeden gören karşı binadaki komşumuz, sabah sabah evi arar “aman kızım, sakın çıkma” diye annemi uyarırmış. Annem de o gün işe gidemediği için nasıl bir mazeret bulacağını düşünürmüş. Gerçi babam silahla bankayı bastığı ve annemi kovaladığı için bankadakiler alışmış bu duruma. Tabii ben çocuk olduğum için bu yaşananların farkında değildim. Arada babamı sorarmışım teyzeme… O da ahizesi bozuk ankesörlü telefonları önceden bulur, daha sonra eve gelip beni alır, babamı arayacakmış gibi dışarı götürürmüş. Böylece telefon bozuk olduğu için ben babamla konuşamazmışım.

Bu arada babamın ailesi ne yapıyor diye sorarsanız, hiç bilmiyorum. Çünkü şu yaşıma geldim beni kimse arayıp sormadı. Üç tane amcam var benim hepsi de hayatta. Anladığım kadarıyla üçünü toplasanız bir adam etmiyor. Dedem zaten çok önceleri hakkın rahmetine kavuşmuş ki adam haklı, bu aileye ömür dayanmaz. Babaannem de babamdan üç gün sonra ölmüş, ben on altı yaşımdayken…

Babamın ölümüyle birlikte size Tanrı’nın adaletini anlatmak istiyorum. Trajikomik bir hikâye ve bence bu dünyada yaşayan herkes bu hikâyeden ders çıkarmalı. Yukarıda anlattığım babamın beni tokatladığı gece arayan babamın avukatı değilmiş, sevgilisiymiş. Annem aylarca babamın avukatı diye sevgilisiyle konuşmuş ve mahkemede anlamış durumu! Nasıl derseniz şöyle ki, babamın avukatı kadınmış, evet ama annemin tabiriyle anlatacağım, kadının bıyıkları ve favorileri varmış! Yüz kilonun üstündeymiş ve telefondaki ses ile kadının yakından uzaktan alakası yokmuş. Dava bittikten sonra babamın avukatı gelip anneme “aman kızım kurtuldun şu heriften, beni zaten bu itin sevgilisi tuttu” demiş.

Babamın beni alıp nasıl bakacağına gelince, boşanmadan önce babam annemi Küçükyalı’da bir eve götürmüş. Ev dayanmış, döşenmiş oturulmayı bekliyor. Bu ev babamla sevgilisinin eviymiş. Babam hangi akla hizmet annemi o eve götürmüş, inanın bilmiyorum. İşte o evde benim de odam varmış. Beyaz yatak odası takımım kurulu beni bekliyormuş…

Babamın sevgilisine gelince size onu da anlatayım. Zaten hikâyenin bu bölümü ona ait. Bahtsız bir kadın o da… Annemle babam boşandıktan sonra Sevinç teyze babamla evleneceğini düşünüyor tabii, tüm hazırlıklar yapılmış ama daha o evde oturmuyorlar. Neyse bir gün babam iş seyahatine çıkacağını söylemiş. Sevinç teyze bir şekilde evin önünden geçerken babamın arabasını görmüş ve eve girmiş. Bir de ne görsün, babam evde bir kadınla! Doğal olarak ayrılmışlar.

-Arada babam başka bir kadınla evleniyor, o da cici bir kadındı ve o kadın olmasaydı sanırım ben babamı hiç göremeyecektim. Hiç unutmam bir doğum günüme birlikte gelmişlerdi. Kadının babası aşçıydı, bana sosisli makarna yapmayı öğretmişti. İyi bir aileydi. Bir gece kadın rüyasında türbana girmesi gerektiğini görüyor ve ertesi gün kapanıyor. Babam da kadını boşuyor. Bu hikâyenin sadece bu kadarını biliyorum!-

Daha sonra babamla Sevinç teyze barışıyorlar ve evleniyorlar. Tabii bu olup bitenden hiç haberimiz yok. Sadece bir gece elinde bozuk cep telefonu ile bize geliyor babam – o zamanlar hayvani Motorola telefonlar yeni çıkmıştı-“ bu neden bozuk” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Kardeşin bozdu” cevabı odadaki tüm duvarlarda yankılandıktan sonra bana ulaşıyor ama algılamakta güçlük çekiyorum. Nasıl yani benim bir kardeşim mi var?! Evet, kardeşim olduğunu bozulan bir telefon sayesinde öğreniyorum. O gece babamla mutfaktaki konuşmamızı da dün gibi hatırlıyorum; “Kızım ben anneni hala çok seviyorum ama o beni istemiyor” demişti. Oysa ben babama annemle barışın ya da neden ayrısınız diye sormamıştım. Bu konuşmanın olduğu gece babamı son görüşümdü. Annemle babam boşandıktan sonra sanırım toplamda babamı beş ya da altı kere görmüştüm zaten…

-Yine araya gireceğim, babamın İspanyol bir kadından da Markon adında bir çocuğu varmış. Kardeşimle bize benzeyen tüm Markonlar’a baktık Facebook’da ama bulamadık-

Okulların çocukları öldürmek için düzenlediği sınav haftasının tam ortasındaydım, hiç unutmuyorum. Annem ağlayarak evde dolaşıyor, bana göstermemeye çalışıyor ama farkındayım, ters giden bir şeyler var. Ne oldu diye soruyorum, geçiştirmek için bahaneler uyduruyor. Çarşamba gecesiydi sanırım, eniştemler geldi. Salonda oturuyoruz, çay demlemişiz bi’ güzel. Baktım herkes ağlıyor. “Eğer ne olduğunu lütfedip söylerseniz, ben de ağlamak istiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Teyzem elindeki peçeteyle burnunu sildikten sonra durdu ve şöyle bir soru sordu; “Tuğçe, baban ölse ne yaparsın” Konuya bu şekilde gireni de ilk defa görüyorum bu arada! Böyle bir soruyla karşılaşınca insan şaşırıyor haliyle… “Neden olmadığını bilmiş olurum en azından, neden öldü mü ki” dediğimi hatırlıyorum. Evet, babam ölmüştü. Kötü haber çabuk yayılır derler ya, cidden öyle! Nereden nereye? Nasıl da herkes birbirine yetiştirmiş haberi! Nasıl öldüğünü soruyorum, anlatmaya başlıyorlar.

Sevinç teyzemle babam dışarı çıkmak için hazırlanmışlar. Babam dönüp demiş ki “Son bir bardak daha çay içeyim de öyle çıkalım” Sevinç teyze de çay koymaya gitmiş, bi’ gelmiş babam ölmüş. Yani tık diye gitmiş, temiz temiz.

Kalkıp odama gittiğimi hatırlıyorum. Salondaki insanların da neden ağladığını anlamaya çalışıyorum. E, bu adam zaten yoktu, şimdi en azından geçerli bir mazereti var diye düşünüyorum. İçeride ağlayan ahaliden ruhum daralıyor ve kendimi dışarı atıyorum. Biraz geziniyorum mahallede, eve gelip yatıyorum ve ertesi gün erkenden kalkıp okula gidiyorum. Okuldaki hocalarım dâhil, herkes benim bir tepki vermemi bekliyor ama ben hiçbir şey hissetmiyorum. Bir tek gözyaşı dökmedim, biliyor musunuz? Ne kadar tuhaf geliyor insana… Meltem’e de tuhaf geliyor tabii –Meltem benim can dostumdur, liseyi birlikte okuduk ve hala kopmadık. Şimdi evlendi, Zürih’te yaşıyor- bana bir şey olmasından korkuyorlar ama bir şey olduğu yok!

Kardeşim Yusuf

Kardeşim Yusuf

Daha sonra Sevinç teyzenin evine gidiyoruz annemle… Yani babamın öldüğü, kardeşimin yaşadığı eve… Salonda benim çocukken üstünde zıpladığım koltuğa oturuyoruz. Kapıdan bir çift göz bana bakıyor, sonra koşarak geliyor ve sarılıp “abla” diyor. O anki mutluluğumu size burada anlatmama imkân yok. Nasıl babama benziyor gözleri, burnu, dudakları. Beni odasına götürüyor çekiştirerek… Bak diyor burası benim odam. Beyaz yatak odası takımım kurulmuş, zamanında benim için alınan takım Yusufum’un odası olmuş. “Artık evin erkeği benim, bak bu kadar param var. Sana da ben bakarım” diyor ufacık ellerindeki paraları göstererek… Daha dört yaşında ama o küçücük aklından neler geçiriyor! Sarılıyoruz kardeşimle birbirimize, annemle Sevinç Teyze içeride muhabbet ediyor çay içerken…

O gün ağladığımı hatırlıyorum. Çünkü kardeşim de benim yaşımda babasız kalmıştı ve onun benim gibi yarım kalmasını, kendini eksik hissederek büyümesini istemiyordum. Ama Tanrı’nın adaleti böyle işliyordu… Böylece iki ayrı aile, bir oluyoruz. Yani bu trajikomik hikâyede “öküz ölüyor, ortaklık başlıyor” Babamın Yusuf’a beni anlattığını öğreniyorum. Şaşkınlıkla dinliyorum, Sevinç teyze babamın bana çok düşkün olduğunu “Tuğçe büyüyünce şöyle olacak, onu şurada evlendireceğim” diye hayaller kurduğunu öğreniyorum. Tabii biraz geç öğreniyorum…

Peki, kim suçlu, kim kötü? Hiç kimse…

Hayat böyle bir şey, kalan sağlar sizindir! Biz annemle hala Pazar kahvaltısında sucuklu yumurta yiyoruz, kardeşim de sucuğu çok seviyor. O da babasının oğlu işte…

Not: Hikâyenin kopuk olmasını istemediğim için çok fazla araya girmedim. Bu yaşanan kavgaların bende yarattığı duyguyu ve erkeğin kadına şiddet uygulamasıyla ilgili ayrı bir yazı yazacağım.

 

One Response to Sucuklu yumurta ve baba…

  1. Muge Cerman says:

    Sevgili Tuğçe;
    Seni tanıdığımdan beri gözlerinin içinde bir yerlerde sıkışmış duran hüznün nedeni bu yazıyla aydınlandı. Ömrünün kalanında; her yeni günün daha mutlu geçsin. Sucuklu yumurtaya ben de bayılırım, her pazar ağız tadıyla yiyebileceğin, sevdiklerinle paylaşacağın bereketli sofralar kurabilmen dileğiyle,
    Sevgi ve ışıkla kal…

Leave a Reply to Muge Cerman Cancel reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>