Kanser ve ben!

Bu yazıyı okuyan herkesin kendine şu soruyu sormasını istiyorum; “Bu fani dünya, ruhlarımızın tatile çıktığı bir mekân ise biz burada ne yapıyoruz?”

Bu soruyu kendime çok sordum. Ben ne yapıyorum burada, neden çalışıyorum, neden bu insanlarla tanışıyorum, neden bu e-postaya cevap vermek zorundayım, neden akşam makul bir saatte yatmak, sabah erken kalkıp işe gitmek ve günde bilmem kaç tane toplantı yapmak zorundayım, yetmiyor haftanın en az üç günü bir ofiste sabahlamak zorundayım… Hayat dediğin zaten göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor, kendim için ne yaptım ben? Para dediğin meret bu kadar önemli mi bu hayatta? Önemliyse neden herkeste eşit değil. Tuvaletleri temizlerken faturaları nasıl ödeyeceğini düşünen de, yönetici koltuğunda oturup ne zaman kalp krizi geçireceğim diyen de aynı süre çalışmıyor mu? E, o zaman biz ne yapıyoruz?

Bu sorular inanın her gün kafamda milyon kere dönerken vücudumun uzun zamandır bana gönderdiği mesajları, e-postaları cevapladığım hızla geri dönmediğim için bir gün soluğu hastanede aldım. Gidiş o gidiş! “Ne oluyor?” dedim. Doktor “İç açıcı haberlerim yok maalesef Tuğçe, ne ararsan var.” dedi. Böylece ilk midemin “ne olur beni kurtar” dediğini duydum. Gecenin bir körü iş yerinde acıkınca ne yapacaksın; yemek yiyeceksin. Sağlıklı beslenme mi? Hak getire! Sonuç: Reflü, gastrit, mide fıtığı, ülser! Hepsi bir arada, üç alana bir bedava, kampanyalı fiyatlarla… Tamam, bir şeyler yapmak lazım, farkındayım ama hayat devam ediyor, daha çok sinir krizi eşiğinde durup manzarayı izlemem ve kendime zarar vermem gerek. Gitsene oradan, yok, illa kalıp izleyeceğim! Ardından safra kesesi ameliyatı, güle güle safra kesem! Zaten bir işe yaramıyordu, ne o öyle, diyerek patolojiye bağışladım.

Daha önce göğsümden ameliyat olmuştum, bir kitle çıkmıştı, alınmıştı falan. Bir daha kontrole gittin mi diye sorun bana! Yok, çok işim var nereye gideceğim canım. Ajansta dünyayı kurtarmam gerek daha… Velhasıl sevgili doktorum “Bir bakmak gerek” dedi. “Al” dedim, “bak”. Göğsümde bir şey çıkmadı diye sevinirken, “Tuğçecim rahim kanseri başlangıcısın” sözü kulaklarımda yankılandı. Okkalı bir küfür ettiğimi hatırlıyorum. Tamam, yalan söylemeyeceğim, on dakika boyunca okkalı küfürler ettim. Kanser ve ben!

O an kendime çok kızdığımı hatırlıyorum. Neden kendime bu kadar zarar vermek için çabaladım ki? Neden hayatımı alt üst etmek için özel çaba sarf eden insanlara büyük krediler açtım? Başkalarını anlamak için sarf ettiğim emeği kendimi anlamak, dinlemek ve vücudumdan gelen mesajları cevaplamak için kullanmadım ki… İşte o gün, benim için büyük operasyon başladı. Bana zarar veren, her şeyden ve herkesten kurtulacaktım. İlk iş, ne yapmak istediğine yaşadığı süre boyunca bir türlü karar veremeyen, kıskançlık krizleriyle hayatımı karartan ve ne zaman tartışsak saatlerce telefonda ağlayan erkek arkadaşıma “Bir daha beni arama” diyebildim. Paşa’yı ve Daisy’i tuvaletlerini yapsınlar diye dolaştırırken dedim hem de. Hiç boktan bir an değildi. Uzun zamandır beklettiğim bir karardı ve hep bu cümleyi kurarken çok üzüleceğimi düşünmüştüm. Öyle mi oldu derseniz; eve gelip kendime bir kahve yaptım ve malumunuz hepimizin kullandığı o sosyal medya hesaplarından tek tek ve gülümseyerek sildim onu. Güzel de bir e-posta yazdım. O ne yaptı dersiniz, bana yine ekleme talebi gönderdi! Ne kadar komik değil mi? Cep telefonumda gereksiz tuttuğum bir dolu mesajı, ismi de sildim, kurtuldum. Şimdi teknolojik temizliğin ardından kendimi temizlemeye gelmişti sıra. Eskiden bu tarz kararları çok kolay alan bana ne olmuştu? Ne değişmişti de ben daha toleranslı biri olmuştum? Büyümek böyle bir şey miydi?
Bileniniz vardır belki, ben daha önce nişanlanmıştım. Ailece Antalya’da yaşadığımız kısa bir dönem vardır, işte o sıralarda vuku buldu bu nişanlılık olayı. İyi biriydi, hoştu ama benim bu hayatta yapmak istediğim çok şey vardı ve bu evliliğin beni kısıtlayacağını anladım. Birincisi Antalya’da yaşamak istemiyordum ama nişanlım Antalya’nın yarısına sahipti ve orada yaşamak istiyordu. İkincisi klişe gelecek biliyorum; ayrı dünyaların insanıydık. O; deli gibi para harcasın, yeni çıkan her arabayı alsın, Ferrari’siyle sokaklarda fink atsın, haftanın belli günleri en popüler mekânlara gidip eller havaya yapsın, araba yarışlarına katılsın, modaya uyacağım diye saçma sapan şeyler alsın tadında yaşıyordu. Bana da tüm bunların hepsi çok ama çok saçma geliyordu. Kitap okumak, yazı yazmak beni ben yapan ve mutlu eden iki eylemdi. Zaten benimle evlenmek istemesinin sebebi bence bu zıtlıktı. Arabaları beni ilgilendirmiyordu, eller havaya yapmayı sevmiyordum, moda diye saçma sapan giyinmiyordum, araba yarışlarını seviyordum sadece -hala da severim-. Her neyse, bir gün eve doğru gidiyorum, Ulusoy şubesinin açıldığını gördüm. Camında kocaman İstanbul yazıyordu. Şoföre sadece “dur” dediğimi hatırlıyorum. Eve geldiğimde elimde biletim vardı. Gece on birde Antalya’yı terk ediyordum.  Yüzüğü anneme bıraktım; “Sen iade edersin” dedim ve cebimde on iki Türk Lirası’yla yola çıktım. Memleketime, İstanbul’a geri döndüm. Hiç kolay günler değildi. Üç gün sadece su içerek yaşadığımı bilirim ama istediğimi yapma özgürlüğüm benimleydi. Bundan daha değerli bir şey olamazdı benim için…

Gözüm karaydı, istediğim her şeyi yapacak enerjiye, bilince ve öngörüye sahiptim. Şimdi İstanbul’a geldin de ne yaptın diyeceksiniz, kısaca anlatayım. Dava parasızlık mıydı? O zaman ben para kazanmalıydım -Nişanlımdan ayrılma kararıma sevinen ailem, tek başıma İstanbul’da yaşamama karşıydı. Bu yüzden maddi, manevi beni desteklemediler. Annemle yedi ay konuşmadım. Evet, bilerek ve isteyerek konuşmadım- ama nasıl? Detaylara çok girmeyeceğim, çok sevdiğim bir arkadaşımla bir yatırımcı bulduk ve endüstriyel bakım kimyasalları üzerine bir fabrika kurduk! -Kimyadan anlıyor musun diye sorarsanız tek bildiğim şey iki insanın arasındaki kimyadır, buna kısaca ten uyumu da diyebiliriz!-  Deli para kazandık. Annem İstanbul’a döndü, birlikte yaşamaya başladık. Her şey çok güzel gözüküyor uzaktan değil mi? Peki, bu tabloda bir eksiklik hissetmiyor musunuz?

Ben hissettim, hem de durup dururken kendi kendime sorduğum bir soruyla bu tablonun da beni tatmin etmediğini anladım. O soru; “Mutlu musun Tuğçe” idi. Mutlu değildim. O zaman bu tabloda yer almamalıydım. Aniden ofisteki eşyalarımı çantama doldurdum, herkese iyi akşamlar diledim. Yarın görüşürüz diye cevap veren ortağıma “Artık ben yoğum” dedim ve bir daha şirkete hiç gitmedim. Hisselerimi devrettim. Evet, şimdi mutlu olmak için ne iş yapacağıma karar vermeliydim. Ne kadar kazandığımın bir önemi yoktu, mutlu olduğum ve istediğim işi yapmak istiyordum. Ne yaparken kendimi mutlu hissediyordum; yazarken… O zaman yazarak para kazanmam gerekiyordu. Bir ajansta iş bulmam sadece bir hafta sürdü, reklam yazarı olarak işe başladım hem de maaşla! Daha ne olsun derken bu işin duayenleri olduğunu ve kendimi bir ustanın eline teslim etmem gerektiğini fark ettim. Daha büyük bir ajansa girdim. Öyleydi, böyleydi derken tam sekiz senedir reklam yazarlığı yapıyorum. Sonuç ne oldu derseniz, en azından mutlu bir hasta oldum.

Şimdi daha yirmili yaşların başındayken bunun gibi binlerce ani kararlar vermiş olan bana ne olmuştu? Bu sorunun cevabını kendime borçluydum. Yukarıda da sordum ya büyümek böyle bir şey mi diye… Hayır, bunun adı büyümek değil. Sistemin bir parçası olmak, bir çarkın dişlisi olmakla alakalı. Ben sisteme yenik düşmüştüm. Hayatın bana sunduklarını sorgulamadan kabul etmiş –seçimlerimi kendim yapmış olamama rağmen- ve onlarla yaşamaya farkında olmadan alışmıştım. Bu, gerçek ben olamazdım.

Sistemden ayrılmak bir şeyi değiştirecek miydi, peki? Benim için çok şeyi değiştirecekti ama sistem çalışmaya devam edecekti, bundan emindim. O zaman hemen bu sistemin bana sunduğu hayatı terk etmeliydim. İşte her şey böyle başladı. Anlattığım gibi ilk erkek arkadaşımdan ayrıldım. Oysa onu çok sevdiğimi zannediyordum, meğer kendimi daha çok seviyormuşum! İnsan en çok sevdiğine zarar verirmiş derler hep. Doğruymuş, kendime ne çok zarar vermişim ben… Şimdi diyeceksin ki senin hiç mi suçun yok? En büyük suçlu benim çünkü ben izin verdim bunların yaşanmasına. Sen ne kadar izin verirsen karşındakiler sana ancak o kadar zarar verebilir, yani kimse suçlu değil, benden başka. Bu bilinçle yaşamak inanılmaz keyifli, kimseyi suçlamadan, üzmeden ve kendine zarar vermeden… Herkese tavsiye ederim.

Doktor kontrolleri ve ilaç tedavisi devam ederken vücudumda hala bir terslik olduğunu sezdim. Devamlı fenalaşıp acilde yatmak iyi bir şey değildi ama eğlenceliydi, yani en azından benim için. Sanırım her koşulda eğlenmeyi biliyorum. Nasıl oldu hatırlamıyorum, kontrollerin birinde şeker değerlerim anormal çıktı. Demek fenalaşmalarımın ve asabi ruh halimin sebebi buydu. Yeni bir hastalık değil bu benim için, annem ve anneannem de şeker hastası olduğu için bekliyordum bir gün şeker ile tanışacağımı. “Peki, ne olacak?” dedim doktora. “Daha başlangıç, yediklerine dikkat edersen düzelebilir ama bu bir ihtimal” dedi sevgili doktorum. Tam duruma sevinirken, uzun zamandır devam eden boyun ağrılarım artmaya, uykularımı kaçırmaya başladı. Ne yaptım, yine koştura koştura doktora gittim. MR çekildi, boyun fıtığı başlangıcı çıktı. “Bu nedir yahu, her şeyin başlangıcı mevcut, oysa ben sonuç odaklı biriyim” gibi iğrenç espriler yaparak fizik tedaviye başladım. Eve geldim, bilgisayarımı topladım ve kullanmamak üzere kaldırdım. İnternetimi iptal ettirdim.

Nasıl bilmiyorum, sanırım fizik tedaviye giderken bir anda aydınlandığımı hatırlıyorum. Vahiy inmedi korkmayın. Yine kendime bir soru sordum –evet, deliyim kendi kendime konuşuyorum- “neden hastalanıyordum” aldığım cevabın ardından fizik tedaviye gitmeme kararı aldım. Çünkü bence hastalıklarımın sebebi belliydi. Boynumdaki fıtığın sebebi; yıllardır farkında olmadan bir dolu insanın ve aldığım kararların yarattığı ağırlıktı. Şeker hastalığımın sebebi; çok tatlı bir kız olmamdan dolayıydı -şaka şaka, insanlara fazla tolerans göstermem ve iyi niyetli yaklaşmamdan ve yanlış beslenmeden kaynaklanıyordu, eğer doğru beslenseydim en azından daha geç tanışırdım bu hastalıkla- bence. Midemdeki sorunların sebebi; tamamen oburluktu –bu arada kilolu olmamın sebebi her ne kadar kortizon tedavisiyle 40 kilo almam olsa da bence oburluğun çok etkisi var- yani sabahlara kadar çalışırken illa pizza yemek gerekmiyor, mesela bu yazıyı yazarken kayısı yiyebiliyorum, demek neymiş sağlıklı beslenerek de yazı yazılabiliyormuş! Rahim kanseri başlangıcını ise; Terazi burcu olmama –Terazi burcunun en hassas organları mide, göğüs ve rahimdir- çocuk doğurmak isteyip istemediğime hala karar verememe ve yanlış adamları tercih etmeme bağladım.

O gün, doktor ve hastane maceramın artık son bulduğu gündür. Hep kadın programlarında soluk benizli, gözlüklü ve Allah’a yan bakan doktorların çıkıp söylediği şeyi yapmak zorundaydım. Yani “sağlıklı beslenmeyi” bir yaşam biçimine dönüştürmem gerekiyordu. Yokuş çıkarken zorlanan kamyon gibi sırtımda taşıdığım yükleri de bir bir atmaya başladım. Yıllardır faturaları, kirayı düşünerek neden kendime eziyet etmiştim acaba? Çok ufak bir parayla da yaşabilirdim, yapmadığım iş değildi sonuçta. Böylece para ve iş düşünmeyi de yolun bir kenarına fırlattım. Her sorununda beni arayıp saatlerce konuşan arkadaşlarıma da başlarının çarelerine bakmalarını, konuşsalar bile dinliyormuş gibi yapacağımı söyledim. Aşk hayatımı oluruna bıraktım. Kime ne düşünüyorsam söylemeye, içimden geldiği gibi –eskiden de içimden geldiği gibi davranıyordum ama daha kibardım sanırım- davranmaya, ne hissediyorsam söylemeye, karşımdakinin ne kadar anladığına kafa yormadan konuşmaya başladım. Yani ben diyeceğimi diyordum, karşımdaki istediği cevabı verebilir, hatta isterse cevap da vermeyebilirdi. Bunlar artık benim sorunum değildi.

yoga2İşte tam bu kıvama gelmişken “Bu fani dünya, ruhlarımızın tatile çıktığı bir mekân ise biz burada ne yapıyoruz?” –tamam, deliyim. Kabul ediyorum- sorusunu sorduğumu hatırlıyorum. Affedersiniz ama hayvan gibi çalışıyoruz, yılda sadece 15 gün tatil yapıyoruz. O tatilde de ipini koparmış dana gibi koşturuyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, eğleniyoruz, aman nasıl olsa tatildeyiz diye tüm saçma hareketleri yaparken kendimizi kabulleniyoruz. Peki, tüm ömrümüz bir tatilse, biz o saçma ofislerde sardalye gibi dizilerek hangi amaca hizmet ediyoruz?

Düşünsenize, bu dünya çok güzel bir yer… Her köşesi ayrı bir cennet. Evet, biz cennetteyiz ve kendi cennetimizi mahvediyoruz. Yani Tanrı, bu güzellikleri biz bir ofiste çalışıp sadece 15 gün görelim diye yarattı? Tanrı, adaletsiz değildir. Adaletsiz olan insanlar ve sistemdir. Bence hepimiz gönlümüzce gezmeli, istediğimiz yerde istediğimiz kadar kalmalı ve bu dünyanın tadını çıkarmalıyız. Yani, kimse kimseye “Bu tatilde nereye gidiyorsun” diye sormamalı. Şimdi bu ömürlük tatil için para gerekecek diyenler olacak aranızda. Evet, bir miktar gerekiyor, bunun için de bir iş yapmak gerek, doğru. Ama inanın çok komik paralarla da istediğiniz yere gidebilir, istediğinizi yapabilirsiniz. Yeni bir çamaşır makinesi ya da son model bir cep telefonu hayatınızın merkezi olmamalı. Şimdi kafanızı şu ekrandan kaldırın ve dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğuna bakın. Haritayı açın, tatilde nereye gideceğinizi değil, tatile nereden başlayacağınızı seçin…

Benim sağlığımı sorarsanız eğer; 11 kilo verdim –vermeye de devam ediyorum-, artık sağlıklı besleniyorum. Eskisi gibi sigara içmiyorum, hatta neredeyse hiç içmiyorum. Boyun fıtığım nereye gitti bilmiyorum. Artık şeker hastası değilim ama hala şeker gibi kızım. Kanser mi o da ne? Midemin de selamı var, keyfi yerindeymiş. “Biri İskender mi dedi” diye soruyor size ve tabii ki tatil, devam ediyor!

Özet:

“Önce kendinizi affetmeyi öğrenin, yaşadıklarınızda sizden başka kimsenin suçu olmadığını kavrayın. Doğru dileklerde bulunun, birileri mutlaka sizi duyuyor, buna inanın. Hayatınızı mümkün olduğunca temiz yaşamaya çalışın. Kararsızlık dünyanın en kötü duygusu, karar vermekten korkmayın. Sizi yoran her şeyden ama her şeyden uzak durun. Gülümseyin. Korkmayın, hepimiz bir gün öleceğiz nasıl olsa. Paraya değer vermeyin ve lütfen sistemin bir parçası olup ruhunuzu yaşlandırmayın. Çocuk gibi ufak şeylere sevinin. İnsanları -her ne yaparlarsa yapsınlar- sevin ve kendinizi sevmekten hiç ama hiç vazgeçmeyin. Vücudunuzu dinleyin ve hastalıkların ilk önce ruhunuzda başladığını sakın unutmayın.”

Not: Kişisel gelişim kitabı falan okumadım –nefret ederim-. Tespitlerimin hepsi bizzat tecrübeyle sabittir.

6 Responses to Kanser ve ben!

  1. seda says:

    kanser, toksindir. sen resmen ruhsal fiziksel toksinlerden arınmışsın. işte gerçek detoks bu! çok çok ve çok takdir ettim, çok sevindim. tebrikler ve güzellikleri, tatilleri görebilen, gösterebilen, hayata inanan biri oldugun için teşekkürler sana. çok sevgiler, seda

  2. taha says:

    Selam Tuğçe =)

    Ben de ne zamandan beri bu kızdan ses çıkmıyor diyordum. Çok geçmiş olsun rahatsızlıklarından ötürü. Ama sanırım sen kafanda zaten bitirmişsin :) Bu şekilde pozitif olman beni çok mutlu etti.

    Yazını okudum ve büyük tezatı söylüyorum senin bütün bu öğütlerini ofiste masa başında yetiştirmem gereken işlerin gerginliği ile okuyor olmam :D

    Kendine iyi davran grşrz.

  3. ilknur y says:

    canım çok keyifli yazmışsın. Her zamanki gibi insanların hayatını karartan herkesin “illet” olarak bahsettiği kanser ile dalganı geçmişsin. Hayat zaten çok ciddiye alınması gereken bir şey değil. Biz ciddiye aldığımız için başımızda sıkıntılar dolaşıyor. Hep bir memnuniyetsizlik, hep daha fazlasını isteme ihtiyacı. Ne demişler “ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki” hayatla eğlenmeyi bilmek gerekir .

  4. umut says:

    güzelmiş.

  5. firdevs says:

    sen muhteşemsin..benim düşüncemde aynı her şey beyinle alakalı hastalıkları beyin üretiyor bizim katkılarımızla ..bendede her yaptığımı başarmalıyım etrafımdaki insanlara yardım etmeliyim onlar mutlu olursa bende mutluyumdur düşünceleri vardı yıllarca, sonra baktım bende sinir diye birşey kalmamış etrafımda ki sevdiğim insanları bırak mutlu etmeyi kırıp dökmüşüm benden kaçacak yer arıyorlar,
    baktım böyle olmayacak bıraktım başarıyı falan. olduğu kadar başardığımda taktir etmiyorlardı başaramayıncada yermediler güzel demekki başkalarının umuru değilsin kendin yaratıyorsun bunları dedim sevdiklerim içinde birşey yapmadım çünkü yaptığımda mutlu olmaları beklentim vardı beklentileri sıfırladım ne ben başkası için yapıyorum nede bekliyorum ohhh be rahatladım şimdi kendim için ne yapabilirim onun derdindeyim..sana bayıldım sevgilerimle

  6. meltem says:

    . . .soyleyecek soz birakmamissin iyiki warsin. . .

Leave a Reply to ilknur y Cancel reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>